Yunanistan’da AGH | Dilber Kartal

EVS ya da AGH… Eşsiz bir tecrübe. Benim için hayatımın en mutlu anlarını oluşturan kotarılmış bir zaman parçası. 30 yaşında yaptığım için gecikmiş bir tecrübe olarak görsem de, aslında tam da orta yaşa yaklaşmış, unumu eledim eleğimi astım moduna girecekken, hayatın bana hala gençsin diye göz kırptığı bir güzel sürprizi oldu. 6 aylık bir proje için Yunanistan’a gitmiştim. Elbette gidilen ülkenin, konuşulan dilin, projenin içeriğinin çok önemi var. Belki bambaşka bir projeye gitseydim aynı duygulara sahip olamayacaktım, bu mümkün. Ama her ne olursa olsun, eşsiz bir tecrübe olduğunu kabul etmek gerekiyor. Özellikle Türkiyeli gençler için böyle olacağını düşünüyorum zira bizler çok fazla seyahat serbestisine sahip olamadığımız için EVS güzel bir fırsat oluyor.

Bir AB ülkesi olmadığımız için de AB ülkelerinin kültürü bizim için yeni, keşfedilecek bir kültür oluyor. Sizinle beraber yaşayan diğer gönüllüler Avrupalı olduğundan aslında, onlar birbirine kültür olarak daha yakın, en azından kısmen dinleri ortak veya yaşam kültürleri, oysa bizler için öğrenilecek bir olgu olarak duruyor Avrupa kültürü. Bir gittim Yunanistan’a kış ortasında, evde 3 kişi kalacağımızı sanıyorken bir evde 10 kişiymişiz meğer. Tam şenlik yeri yani. Peki olsun dedik ama yaş itibariyle beni oldukça zorlayan bir şey oldu tabi başlangıçta. Öte yandan tecrübenin kralı burasıydı. Yani bu kısmıydı. Düşünsenize, 10 farklı insan, neredeyse her biri farklı dil konuşuyor, kadın veya erkek, homoseksüel veya heteroseksüel, her birinin ayrı bir dünyası var. Kimi müzik tutkunu, kimi dans, kimi yemek, kimi tam bir spiritüalist kimi partiden beri gelmez, panayır yeri de diyebiliriz 🙂

İlk gittiğimde 10 kadındık Xylokastro’nun yeşil panjurlu evinde. Harika bir deniz ve dağ manzaralı bir yerdi bu küçük kasaba. Dağ ki gizemli, ürkütücü ve ulaşılmaz bir tarafı vardı zira uzaktan sipsivri görünen dağın tepesinde bir manastır bulunuyordu. O günlerde şöyle yazmıştım defterime: “10 kadın aynı evde yaşamak bu dağın tepesindeki manastırda yaşamak kadar çılgınca geliyor.” Evet çılgıncaydı, bu doğru. Ve ama işte herkes hayatında bir kez bir çılgınlık yapıp EVS’e katılmalı kanımca. Bir evde bunca kişi yaşamaktı dedim tecrübenin hası. Katlanamayacağını, bazen boğulacağını ve koşarak oradan uzaklaşmak istediğini düşünsen de, bir bakmışsın alışıyorsun o yeni hayata. İnsan su misali, konulduğu kabın şeklini alabiliyor. O karmaşanın ve kalabalığın içinde bir yer ediniyorsun kendine. Tüm farklılıklarıyla herkesi olduğu gibi kabul etmeye başlıyor, esniyor, tahammül eşiğini düşürüyorsun. Bu esasen söylemesi kolay yapması zor bir şeyken oradaki yapı bunu kolaylaştırıyor diye düşünüyorum zira mekan gönüllülerin hiç birine ait değil. Kimse kimseyi kovamaz, herkes eşit haklara sahip. Böylece kısıtlı olan o zamanı, tüm pürüzleriyle ama aynı zamanda renkleriyle insanları kabul ederek en güzel şekilde geçirmeye çalışıyorsun. Kimseyi değiştirme çabasına girmiyorsun çünkü orda geçicisin, bu da farklılıkları kabullenmede kolaylık sağlıyor.

[AdSense-A]

Aslında hayat da böyle, bu hayatta da geçiciyiz ve insanları değiştirme çabasıyla harcadığımız enerji niye, onları olduğu gibi kabul etmek varken diye düşündürüyor insana. Evet ben gerçekten hayatımın en mutlu dönemini yaşadım orada. İstanbul’da yaşıyordum öncesinde. Bu korkunç İstanbul metropolünden sonra cennetin bir parçasından koparılmış minik bir sahil kasabasında daha farklısı düşünülemezdi zaten. Ama sorarsanız neydi beni mutlu eden diye, aslında çok boylu poslu şeyler de değildi. Hemen sahil kenarında konuşlanan ormanda bisiklet sürmek (bu yaştan sonra bisikleti orada öğrendim bu arada), sahilde bir yürüyüş veya Xylokastro’nun sonsuzluk manzaralı denizine karşı, çakıl taşları üzerinde bir kutu birayı yudumlarken seyre dalmak. Beni mutluluktan uçuşa geçirmek için bunlar yetiyor da artıyordu bile.

Bu basit şeylerin aslında bu denli mutluluk vermesinin sebebi biraz da şu; 6 ay veya 1 sene gibi zaman dilimlerinde sanki Dünya’dan başka bir gezegene eğlenmek, gezmek, görmek, öğrenmek ve hayatın tadını çıkarmak üzere gönderiliyorsunuz gibi bir durum var. Profesyonel bir iş yaşamı yok, yakınlarınız uzakta, şehrinizden, ailenizden uzaktasınız ve haliyle bunların getirdiği sorumluluktan da uzaksınız. O anda yaşadığınız yer aslında hep yaşayacağınız yer değil, belki de bir daha oraya gidemeyeceksiniz ve orada tanıştığınız insanları bir daha göremeyeceksiniz. Böylece bunların sonuna kadar tadına varmaya çalışıyorsunuz. Ve özgürlüğün de, daha özgüvenli olmanın da tadına varıyorsunuz. 

EVS neler kazandırır diye uzun uzun anlatmam gerektiğini düşünmüyorum. Elbette özgüven artışı, kolektif çalışma bilinci, sosyal becerileri, yabancı dili geliştirme gibi katkıları oluyor. Bunların yanı sıra ve belki de daha önemli olan, bir kültürü yaşayarak derinlemesine öğrenme imkanı. Gidilen ülkenin yemekleri, düğünleri, yaşama kültürü, eğlence kültürü, dansları, müzikleri direk ülkenin göbeğinde keyifle öğreniliyor. Sonra dilleri tabi ki. Bu da yeni bir yabancı dil sağlayabiliyor gidilen ülkeye bağlı olarak. Sadece gidilen ülkenin de değil, diğer gönüllülerin kültürleri de aynı evin içinde yaşandığından yine keyifle paylaşarak öğreniliyor. Gitmeden biraz para biriktirilip gidilirse, hazır vize de varken, yine gönüllü modunda Avrupa’yı gezmek çok keyifli olabiliyor. Yollarda tanışılan bir sürü güzel insan, unutulmaz anılar ve dahası…

Anlatmakla bitmez!!

Herkes duysun diye...Share on Facebook2Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Share on Tumblr0Pin on Pinterest0Email this to someone

yorumlar

Bir Cevap Yazın